KORKULARIN ORTASINDA İNSAN - Selma Soyak

Yaşadığımız özellikle son 20 yılda tüm dünyaya yayılan globalizm beraberinde vahşi kapitalizmi getirirken hemen bütün insanlığa da korkuyu sanki yaşamın ayrılmaz parçasıymış gibi yerleştirdi.

Artık güne başlayan hemen her insan hiç anlayamadan çeşitli korkuların zincirlerine bağlanıyor. Korkunun insanları bağımlı hale getirdiğini çok iyi bilen egemen sınıflar da her türlü üretim – tüketim zincirini korku odaklı çalıştırarak aşırı kârlara ulaşıyorlar. Bu kurguların sonucunda dünyadaki gelir dağılımı her geçen gün daha adaletsiz hale gelirken dünyayı yöneten bir avuç zenginin dışında tüm halklar gidererek daha fakir daha korkuya bağımlı oluyorlar. BU BAĞIMLILIK DA KİŞİSEL ÖZGÜRLÜĞÜN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL OLUYOR.

Kişisel yaşamdan yola çıkarak korkuları sıralamaya çalışalım.

Günümüz insanının ilk ve en temel korkusu iş ve buna bağlı olarak aş bulamamak, evine ekmek götürememek. Tüm dünya ülkelerinde vahşi kapitalizmin insanlığa getirisi artık herkesin bildiği gibi işsizlik. Teknolojik gelişmeleri üretim maliyetlerini düşürmek adına insansız ya da az insanla üretimi yönetmek üzere her geçen gün daha ileri boyutlara vardıran sermaye sınıfı kullanıma sokma şansını yakalayabilmiş emek sahiplerini de bu şansı kaybetme korkusuyla bağımlı hale getiriyor. Giderek korkak bir kişiliğe bürünen insan en önce toplumsal olaylardan uzaklaşıyor. Egemen güçlerin aktif olmasa da pasif yandaşı haline geliyor. Örneğin elli emekçisi olan bir işletme düşünelim. Çoğu zaman rastlanacağı gibi ya çalışma şartları ya ücretler veya ikisi birden çalışanları memnun etmeyecek konumda olsun. Bu çalışanlardan hiç birisi bu memnuniyetsizliğini, şartların düzeltilmesi talebini işverene veya temsilcisine bildiremeyecektir. Sebep işini kaybetme korkusudur. Her yılın ilk ayında ücretler genel uygulamalara uygun olarak yeniden değerlenirken çalışanlar eski yıllarda olduğu gibi zam taleplerini işverene bildiremeyeceklerdir. Çünkü kapıda bekleyen çok sayıda işsiz verilen her ücrete razı olarak henüz işine sahip insanlar için bir tehdit unsuru haline gelmişlerdir ve işini kaybetmek korkusu çalışanı bağımlı korkak insan modeline sokmuştur. Artık o tepki vermeyen susan bir varlıktır. İşini böyle koruyabileceği dayatılmıştır ona. Bu insan artık sorgulamaz; hiçbir olayla ilgili fikir geliştirmez; etik değerlerle hiç uğraşmaz. Hangi derecede eğitim görmüş olursa olsun düşünme, gelişme, haklarını koruma özelliklerini tamamen kaybeder.

İnsanların ikinci büyük korkusu ise, sağlığını kaybetmek. Şimdilerde tüm dünya halkları ile birlikte bizler de bir virüsün sebep olduğu salgının orta yerinde yaşarken halklar giderek daha fazla korkuya zincirlenmeye başladı. Neden bu salgın şimdilerde ortalığa döküldü. Dedikoduların ardı arkası kesilmiyor ama hiçbir sorunun cevabı da alınır gibi değil. En kesin olarak bilinen şey bu salgının da tüm dünyada ve bizde fakir ve aç halkları önüne katıp yok etmekte olduğu..

Bırakalım dış ülkeleri de bizim ülkemizdeki durumu kabaca irdeleyelim. Yazılı ve görsel yayın organlarındaki “en demokrat virüs zengini de fakiri de vuruyor” şarlatanlığına, alınması gereken tedbirler listesine baktığınızda inanmamak gerektiğini anlarsınız. Kişilerden almaları istenen tedbirleri şöyle bir sıralarsak:

1 – İki insan arasında en az 1,5 metre sosyal mesafe bulunmalı deniyor. Düşük gelir sınıflarındaki halklar genellikle genç nüfusa mensup çok çocuklu fakir aileler. Küçücük evlerde kalabalık aile biçiminde yaşıyorlar. İçlerinden bazıları sabah genel vasıtalarla işe gidiyor, diğer insanlarla dip dipe çalışıyor ve yine genel vasıtalarla evlerine dönüyorlar. Evden çıkmayan fertlerle evin küçüklüğü nedeniyle her an çok yakın temastalar. Yukarı gelir sınıflarında ve zengin ailelerde evler çok büyük ve genellikle orta yaş ve üstü nüfusun yerleşim yerleri bu evler. Parasal sorun olmadığı için zaten çok az kişilik bu ailelerde aile fertleri her biri farklı bir hobiye sahip olduğu için ayrı odalarda oturuyor ve bazı günler birbirlerini görmüyorlar bile. Genel vasıta hiç kullanmıyorlar ve böylece onların sosyal temas mesafesi sorunu hiç olmuyor.

2 - Temizlik konusu fakirle zengin arasında yine farklılıklar gösteriyor. Fakirlerin su, sabun, kolonya, deterjan gibi kimi arındırıcıları idareli kullanmaya çalıştıkları çok iyi bilinen bir gerçek. Özellikle bu salgın hızlanarak devam ederse, halkın işsizliği daha da fakirleşmesine neden olurken bu gelir sınıflarında temizlik söz konusu bile olamayacak ve bu salgını daha da yaygın hale getirecektir.

3 –Fakir ve giderek daha fakirleşen halk, sigortalıya hâlâ katkı payı ödenen özel hastanelere gidemeyecek devlet hastanelerindeki kalabalığa dalarak omuz omuza tedavi görmeye çalışacaktır. Yani hasta ve sağlıklıların çok yakın temasları… Biraz parası olan ve sonra zenginler SGK uygulaması olmayan tenha hastanelerde işlerini rahatça görebileceklerdir.

4 – Normal zamanda katkı payı ödeyemediği için ilacını alamayan düşük gelir grupları şimdi ne yapabilirler ki… Maske, lastik eldiven, kolonya gibi koruyucular onlar için söz konusu bile değil. Onlar için lüks varsayılan bu eşyaların zaten salgının başından bu yana fiyatları da artarken kullanmaları mümkün olmayacaktır.

5 – Salgını önleme tedbirlerinden biri de evlerin temiz havalı olması deniyor. Bodrum katlarda penceresiz veya tek pencereli küçücük mekânlarda oturan örneğin büyüklü küçüklü yedi kişilik aile bu evi nasıl temiz havalı yapacak acaba?

Kısaca, Türkiye’mizde korona salgını neden çok zor şartlarla önlenmeye çalışılıyor anlatmaya çabaladım. Şartlar çok zor alt gelir grubunun hemen üstündeki orta sınıf halk en çok korkuya teslim olmuş görünüyor. Alt gelir gruplarında hem tedbir almaya yetişecek para ve güç yok hem de canlarından başka kaybedecekleri hiçbir şey olmadığı için onların korkuları yok olmuş durumda. Oysa orta gelir gruplarında ve en tepedeki zengin sınıfta kaybedecekleri çok fazla şey olduğundan korku bu iki gelir sınıfını esir almış durumda. Tehlikeyi göremiyorlar. Kaybedeceği hiçbir şeyi olmayan insanlar rahatça sokaklarda el ele kol kola hiçbir uyarıyı dikkate almadan salgının büyümesine neden oluyorlar ve hep olacaklar. Buna karşı yapılacak pek bir şey de kalmadı çünkü önümüzde çok ağır bir ekonomik kriz hızla yayılıyor. Dün fakirlikleri görülmeyen ötelenen insanları salgının kökünü kurutmak için yardım odakları olarak görmenin de zamanı geçmiş görünüyor. BİR YANDAN KORONA SALGINI DİĞER YANDAN EKONOMİK KRİZ ÜLKEMİZİ ESİR ALMIŞ DURUMDA. Hâlâ özelleştirmelerle uğraşmak ve ihalelerle vakit kaybetmek bu iki krizi tam da iç içe geçirecektir. Sosyal adaletten uzak bir toplumu hızlı tedbirlerle bir miktar düzeltemezseniz iki krizin iç içe geçerek çok berbat neticelere ulaştığını görürsünüz. Evet, yönetim elinden gelen her şeyi yapmaya çabalıyor ama, diğer yandan da köklü çözüm için çabalamak yerine ihalelerle sanki ortalık güllük gülistanlıkmış gibi yol alıyor.

Uyanalım artık, vahşi kapitalizm yok olmadan önceki son sürecine girdi hem de beşiği olan ülkelerde.. Bizdekinin sözü bile olmaz. Sadece salgınla boğuşmak için geçici tedbirlerle zaman kaybetmek ülkenin sonunda ağır faturalar ödemesine yol açacaktır. ÇÜNKÜ ARTIK DÜNYA BİLİYOR Kİ GEÇİCİ TEDBİRLERLE KALICI ÇÖZÜMLER ELDE EDİLEMEZ. Kalıcı çözümler de ekonomi politikalarının değiştirilmesiyle elde edilir. Hâlâ geçici çözümlerle uğraşmak neden?....

 

SELMA SOYAK

28 Mart 2020

Ad & Soyad
Eposta
Mesaj
İp: 3.228.10.17
Tarih: 24.9.2020
Akbük Mahallesi 1021 Cadde No: 26 (Sahil Yolu Üzeri) Didim - Aydın
www.akceder.com